Dilek Fırat – Senmi Geldin Sarıkamış (1) Anı, Öykü, Denemeler Şiiri

Senmi Geldin Sarıkamış (1) Anı, Öykü, Denemeler

SEN Mİ GELDİN?

ZEMHERİNİN KARDELENİ SARIKAMIŞ

Bugün yine Sarıkamış gönlümün gurbet kapısını tıklattı.

“Kim o? ” dedim; Ses vermeyince burkuldu yüreğim!

Anladım, gelen Sarıkamış’tı. Gelen benim Sarıkamış’ımdı!

Sen mi geldin Sarıkamış?

Bak, yine ayazın süzüldü tenime, yerle bir oldum Sarıkamış!

Sessizce araladım kapımı.

Memleket’in hasret şeridinden anılar ve hatıralarıyla Sarıkamış bana gelmiş. (Gelmişti, geldi, geliyor ve de hep gelecek.)

Tabi ya! Ben memlekete gidememiştim; Memleket’im anılarıyla yüreğimin kapısını tıklatmaya ve gönlümün hasretine o kristal karlarıyla gelmişti.

Önce ayazını soludum içime hızlı hızlı sayfalarını karıştırdım yüreğimde yazılı olan Sarıkamış günlüğünün.

Yüreğimde Sarıkamış’ımın anıları ve belleğimde Sarıkamış’ımın o koskoca resmi! Aman Allah’ım! Ben neredeyim? Nasıl bir dünya içerindeyim?

Bütün memleket anılarıyla ellerimden tutmuş sanki.

Anıları yüreğimde aldığım gibi Sarıkamış sokaklarına fırladım.

Sarıkamış günlüğüm ve ayaz kokan anılarım beni satırlarımın sokaklarda uçururcasına o terk ettiğimiz baba evimizin kapısına uçurdu.

Sevinç ve hüzün fırtınasından nefesim tükenerek, baba ocağımın ziline basmış, parmağımı zilden çekemiyorum; Kapıyı kimse açmıyor!

Aman Allah’ım bu evde kimse yok mu?

Kapı kendiliğinden kimsesizliğin gıcırtısıyla açılıyor.

İçeri girdiğimde anamın yer sofrası tıpkı eskisi gibi yine hazır; Memleketimizin yöresel hamur işlerinden velibağ, göğermiş peynir (Küflü peynir) ve sarı yağ, önümde memleket sofrası ve ellerimde tutan memleketimin elleri var ama evimizde ne anam ne babam nede kardeşlerim hiç kimseler yok!

Etrafıma baktığımda her yer toz içinde kalmış; Hatta tozlar bile bu evin terk edilmişliğiyle ne kadarda soğuk ve hissiz duruyorlar.

Duvarda aile fotoğrafımız duruyor, bu resmin üstünü bilinmez bir el kapatmış üçgen örtmüş örtüyü.

Örtüyü kaldırdığımda babamın gözleri kanlanmış,

Anamın başındaki tülbent sararmış,

Kardeşlerim bu tabloda bana siyah beyaz bir görüntü veriyorlar.

Bir ben yokum aralarında, ben yine nerelere kaybolmuştum acaba?

Ben yine sesiz sedasızca o çerçeveden çıkmış ve yine Sarıkamış sokaklarında bıraktığım o eski tanıdıkları arıyorum.

Kahretsin kimseler yok.

Yüreğim firarlarda acı çekiyorum!

Anneeeeeeeeeeeee, babaaaaaaaaaaa nerdesiniiiiiiiiiiiz?

Babam kahveye mi gitmiş acaba?

Annem Hayat ablaya gitmiş olmalı?

İyide, Hayat abla nerede?

Dedem (Ahmet KARATAŞ) Mecit dedeyle Cuma’ya mı gitmiş acaba,

Yoksa Hamza dedeyle dükkânlarının önünde mi oturuyorlar?

Edirne mezarlığında bir mezar taşı geliyor gözümün önüne!

Oda ne? Dedemin adı yazılı üstünde!

Allah’ım kimseler yok Sarıkamış’ta, herkes nereye gitmiş?

Bütün kahveler boş, kül tablaları yine yalnızlığın tozlarıyla tepeler oluşturmuş, sigara dumanları çekilmiş Sarıkamış’tan göz eden gurbetçinin yüreğine doğru!

Sabahın o ayaz gıcırtılarıyla derinden yükseğe doğru gelen öksürük sesleri de yok caddelerde.

Sabah çayını içer içmez, Sarıkamış yollarına düşen traktör ve at nallarının sesleri de yok.

Nerede bu köylüler?

Selime mi gidiyorlar?

Oyyyyy yalnız kalan yüreğine kurban olurum Sarıkamış.

Sarıkamış hani nerede Sarıkamışlı,

Hepsini mi kusmuşsun gurbete, hepsini mi?

Yoksa hepsimi seni terk etti, hepsimi?

Oyyyyy terk edilen toprağına kurban olurum Sarıkamış.

Esi çerçevemin içine dönsem iyi olacak

Nasılsa kimseler yok ortalarda, göç kamyonlarından başka…

Nasılsa, Sarıkamış, taaa eskilerden beri yüreğimde asılı koskoca çerçeveler de…

İyide Dilek neden Sarıkamış hasretine saçlarına katmıştı bir yıldız.

Dilek neden kendi memleketinde bir gece kadar yalnız ve ıssız?

Hatıralarım çok derin bir narkozda çığlık atıyor ve

Sarıkamış’a sevda narkozunda acı çekiyorum!

Anneeeeeeee Sarıkamış’ta sadece siz değil, kimseler yooook.

Baba ocağımın yeni sahipleri dürtüklüyor beni!

Faytonum bir anda toz duman içinde bal kabağına dönüyor;

Hayalimden uyanıyor, kendimi yine o eski çerçevenin içine koyup, tozlu örtüyü de çekiyorum üstümüze ve usulca parmak ucuna basa baba çıkıyorum hatıralarım evinden.

O ev artık başkalarının evi!

Tüh keşke dürtüklenmeden birde leylak ağacımı görebilseydim.

Sahi babamın gözü neden kanlanmıştı?

Yoksa babamda mı ağlamış tı?

Babamda mı benim gibi parmak uçlarına basa basa kendi büyüdüğü eve gitmiş, aile fotoğrafının sararan rengini görmüştü, yoksa kızı Dilek’in bir sır gibi sakladığı fakat yıllar sonra gün ışığına çıkarttığı

BABAANNEMİN AĞITINAMI ağlıyordu babam?

Ya annemin tülbentti neden sararmıştı öyle?

Oysa anam gençken o tülbentti de anam kadar canlı ve renkliydi;

Şimdi anamda solgun tülbent’inin solgunluğu ve yorgunluğunda!

Neden benim gözlerimde zeytin ağacına bakar gibi derin bakışlar vardı, neden?

Hayaller, ayrılık ve ölüm üçü de böyle Edirne’den Kars’a uzanıyormuş işte. Hatıralarımızı eski bir sandığa koyup yine ait oldukları yerde bırakarak dönmek istedim kendi gurbetime.

Yine Çam kar Otel’inin önünden geçerken oturdum bir taşın üstüne. Sarıkamış’ın girişinde, bir yaşlı teyze elinde yün çubuğuyla birini bekler gibi oturuyordu sekiz ayın ayazını içine çekmiş bir taşın üstünde. Sordum,

-Teyze sen Sarıkamış’ın girişinde baharlarımı bekliyorsun?

-Evet yavrum Mart ayı kapıdan baktırdı, kazmayı da küreği de yaktırdı bahar gelsin artık; Yine gelecek kış yine ormanda çalı çırpı getirmek gerek…

-Ah teyzem ah! Şu, üç ay, yaz’ı yaşamadan yine sekiz ay kışa hazırlık derdindesin ha?

-Sadece bunu kızım; Üç ay içinde birde yatak yorgan yıkanacak

Ve sonra elinde gül yerine yün çubuğuyla baharları bekleyen teyzem odunluğunun altında kalan tozu dumanı anlatırken gözlerim dalıp dalıp gitti yine kendi ayrılık istasyonuma.

Ben hep tren istasyonunda gurbetten gelene, gurbete gidene el sallamaya mahkûm biriydim.

Bir sonbahar akşamıydı. Bütün kararım Sarıkamış`tan çıkmaktan yanaydı. Artık tren istasyonunda el sallayan değil de, el sallatan biri olacaktım. Sarıkamış`ı çok seviyordum ama Sarıkamış artık bana nefes vermiyordu; Nefeslere doğru yola çıkmıştım.

Bir omzumda valizim, bir omzumda koca dünya, bu dünyanın yükü, kışların yorduğu bedenime çok ağırdı.

Memleketimle vedalaşırken yüreğim titriyor, tırnaklarımı avuçlarıma batırırcasına sıkıyor, karlara inat gözyaşlarımı yüreğim de donduruyordum. Sarıkamış’ı geçene kadar dönüp arkama bakmayacaktım, ağlamayacaktım da hem ağlayacak ne vardı ki?

Soğuksu, Çam kar Oteli’ni geçtikten sonra şöyle bir kendime çaktırmadan geriye dönüp bakmak istedim;

Hayır hayır dönüp bakacak ne vardı ki? Dönmeyecektim işte, dönmeyecektim.

Hem dönüp bakacak ne vardı ki?

Bir kere dön dedim kendime, bir kere dön bak arkanda bıraktığın kendine. Kendime çaktırmadan kaçak firari bakışlarım döndüğünde arkamda bıraktığım kendimi görüyordum. Ben ağlıyor muydum ne?

Tekrar dönüp baktım arkamda bıraktığım kendime, ben kimi kandırıyordum bal gibide ağlıyordum, ağlıyordum işte.

Ben gidiyordum ha!

Memleketimi bırakıp da gidiyordum ha!

Arabada Zara`nın Dostum Türküsü çalıyor; Sarıkamış`sa giderek arkamda kalıyordu.

Ben gidiyordum ha!

Sarıkamış`ın karlı dağları duman dumandı.

Tıpkı duman vurmuş, hazana dönmüş gönlüm gibiydi.

Araba bütün hüznüyle yol almış, beni sislerin arasında kendini gösteren umutlara götürüyordu.

Zara beni anlatıyordu; Atımı meçhul bir yola sürüp gittiğimi, ceketimi omzuma vurup gittiğimi söylüyordu.

Yollar geçip gidiyordu. İçimi tarifsiz ürperti sarmıştı.

Ben üşüyordum, kırağılar düşmüştü yüreğime, çisesi vuruyordu gözlerime.

Sabah molasında, bir sabahçı kahvesinde radyoda türküler çalıyordu. Neden o gün türküler ağlıyordu, ya da türküler hep ağlıyordu da ağladığını benim gibi ağlayanlara mı gösteriyordu.

Türküler “Yeşil ördek’i” söylüyordu. O gün türküler “Yeşil ördek’i” bir başka söylüyordu. O gün yeşil ördek benim türküm olmuştu.

Giderek gurbete yaklaşıyordum. Bu yaklaşım beni korkutuyordu;

Çünkü Sarıkamış`ımdan tamamen kopuyordum.

Biliyordum korkular çare değildi, çareler çaresizdi.

Sonunda nefeslere doğru nefesi tükenmiş koca şehre gelmiştim.

Üstümde ayazım, ayağımda kar postallarım, sırtımda yünlü kaşem vardı. Giderek terliyordum.

Gurbetin kapısını açtığımda benim tanıdığım kar, kış, ayaz yoktu.

Ben hep kışları karlı bilmiştim meğer karın hiç uğramadığı kışlarda varmış. Ağaçlar hala yeşil, parklarda çiçekler hala ilkbahar renginde ve canlılığında adeta bu şehir’e rüya kent dedirtiyorlardı.

Nasıl bir dünyaydı bu? Ortası tel örgülü bir bahçe; yarısı yaz, yarısı kış.

Bizler kışların çocukları

Zemherinin kardelenleri,

Onlarsa Ağustos’un goncalarıydı. Anlayamıyordum.

Büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyordum.

Elbet vardı bununda bir cevabı ve elbet zaman bunun cevabını da bana verecekti, derken çok geçmeden anlamıştım.

Koca şehrin karsız dağları, asırlardır gönüllere yağdırmıştı karlarını.

Ne kadar boş, gayesiz ve masumdu bakışları.

Bizim kışlı bahçe Sarıkamış, meğer yazlardaymış, yazlarımız meğer gönüllerimizde, yanı başımızdaymış da, yazlarımızı farkında bile değilmişiz.

Şu yazlı bahçe koca şehir de, kışlarda ayazlarda; Onlarda ne kışlarda olduklarını farkında bile değiller.

Bizim kışlarımız dağlarımızda, yazlarımız yüreklerimizde,

Onların kışları yüreklerinde yazları dağlarındaydı.

Kışlı bahçe diyarlarının çocukları olan bizler, karlı dağlarımızın,

Yazlı bahçenin çocuklarıysa karlı gönüllerinin ayazıyla donmuş;

Donmuşmuşuz.

Ne biz karlı diyarların kardelenleri, yazlarımızı görebilmişiz,

Ne de sıcak diyarların goncaları olan kardeşlerimiz kışlarını çözebilmişler.

Yani millet olarak ne yazlarımızı görebilmişiz nede kışlarımızı çözebilmişiz.

Avuçlarımızı ovuşturup bir ısıtabilsek, bir bilebilsek, bir çözebilsek birde çözülebilsek…

Koca şehir ve sıcak goncaları ne kadar da yalnızmış, benden beter yalnızlardı.

Tren istasyonunda, sırtlarında valizleriyle bekler gibi yalnızlardı.

Kaldırımların tıklım tıklım yüründüğü kalabalıklarda yalnızlardı.

Sabahlara kadar yanan sokak lambalarının altında, tir tir titreyen kimsesiz çocuklar gibi yalnızlardı.

Ne soğukmuş koca şehrin yüzü!

Gurbetin ayazında üşüyordum.

Artık memleketsizdim, dizsizdim, bastonsuzdum.

Nereye, kime, hangi sokak lambasına, hangi yamaca yaslanacaktım?

Ey nazlı bakışlı hasret yokuşlu Sarıkamış’ım;

Bir garip notalar var içimde bir garip…

Hüznün sesleri meğer türkü olmuş yüreğim de, gurbetin mızrabını dokundurmaya göreyim…

Ne hasret türküleri, ne bilinmedik notalar var yüreğimde hiç duyulmadık, hiç söylenmedik.

Sarıkamış’tan ayrılık istasyonuma dalarak ne çok yorulmuşum.

Elinde yün çubuğuyla bekleyen teyze kim bilir kaş kış, kaç bahar’ı anlattı kendi istasyonuna dalan Dilek’e

Nefes nefese kalarak uyanıp döndüm kendi gurbetime, hatta bir ara halime gülerek kendimi altmışlı, yetmişli yılların sokaklarında gazete satan çocuklarına benzettim ve bir bakıyorum ki bir gazeteci çocuk geçiyor önümde.

Tıpkı çocukluğumdaki bana benziyor.

O yine zeytin ağacına bakar gibi, derin bir o kadarda meraklı bakıyor etrafına.

“ Yazıyor! Yazıyor! Memleket meselelerini yazıyoor! Yazıyooor! Yazıyoooor! Sarıkamış’ımı yazıyor! Kar altında kalan doksan bin askeri yazıyor!

Güneşin kendisine uğramadığı için güneşi hiç sevmediğini, doksan bin askeri, güneşin yokluğunda ayazlara teslim ettiğini yazıyor!

Sarıkamış güneş’e sitem ederek, o gün (1914) madem yoktun, bugün de olma dediğini yazıyor!

Sadece, elinde yün çubuklarıyla yatağını, yorganını yıkamak ve kışa hazırlık için ormana gitmek isteyenlerin baharı beklediğini yazıyoooor.

Sarıkamış’la güneşin küs olduğunu, aralarında yıllardır bilinmeyen bir davanın gerçeğini yazıyor, yazıyordu!

Evet, yazıyordu hasret kalemim gurbetin postasını yazıyordu, yazıyor, yazacaktı da…

Takdir sizin.

SEVGİLERİMLE

Dilek EJDER

(Not: eski soyadı FIRAT`TI

This entry was posted in Genel.

Bir cevap yazın