Adnan Durmaz – Tan Batımı… Şiiri

Tan Batımı…

Bin yıl oldu güvercinboynu dalgaların ürpertisini tenimde duymayalı
Ak köpükler içinde uzanıp güneşe doymayalı
Büyücü Glaukos´un çıkardığı bir tufanla mı savruldum
Yoksa bozkır cinlerinin yakalayıp atması mıdır bu, şimdi hatırlamadığım uzak bi yerden, neresi olduğunu bilmediğim boşluğa…
Bozkırlara çakıldım
Kuru bir ağacım dalım kolum kırılmış; kuru ağaçlar dikilmez toprağa, çakılır…
Ama bir ruhum var
Eşek Kulaklı Midas bir deniz savaşından mı beni anı olarak getirip çöle attı; belki de bir gemi çapasıyım
Ne olduğumu bilmiyorum…
Uzak ülkeler, uzak dağlar, bulutlar, yumuşacık ve hırçın yeller hatırlıyorum; Belki de bir göçmen kuşum…
Kanadımdan vurulmuşum
Bozkırlarda yaşamaya mahkûm olmuşum, aradan binyıllar geçmiş, belki yüzyıllar; sayamadım, kopuk kopuk görüntüler…
Belki de kuruyup düşmüş bir bulutum, yarık topraklarda susuzluktan ağlayan bir alıç ağacının dallarına bir mendil gibi, onun gözyaşlarını silmeye
Ne olduğumu bilmiyorum…
Sahibinin yıllarca yoldaşlık ettiği; ama sarp bir yamaçta bacağı kırılınca, sağrısına bir kurşun sıkıp terk ettiği bir atım belki de… Son nefesimi verirken geçen zaman binyıllara eşit ve terk edilmişliğin ıssızı sonsuz kadar büyük… Yarı aralık gözlerim susunca, içine boşalan gökyüzünü göremeyeceğim. Şimdi yalnızca geçen zaman ve acılı yolculukların anıları kan içinde, paramparça akıyor. Meğer ömrüm bir anmış… Atlar ağlar mı sahi…
Ne olduğumu bilmiyorum

Buralardan insanlar geçti. Yanıbaşıma çadır kuran obalar, kırlı seslerle renk kattı gecelere. Çingeneler gelirdi bir zamanlar; çadır kurar, kalbur elek yapıp satarlardı. Beni görmeden yanımda buluşan âşıklar, samanyoluna sarınıp ağlaştı, alnıma damladı gözyaşları. Buralardan insanlar geçti, çocukluklarını gördüm, yalın ayaklıydılar bir ağaç gibi… Şo ileriye yurt kurdular. Bir ağaç gibi kök saldılar, boy verdiler, soy verdiler… Kırlarda dökülüp kalmış başakları topladılar, sellerin getirdiği odun parçalarını devşirdiler, yakmak için zemheri geldiğinde. Türkü ve ağıt biriktirdiler sevdalardan ve savaşlara gidip dönmeyenlerden; hatırlıyorum. Büyük düşler kurmadılar. Hep anide ölüverdiler. Anide bu topraklara gömüldüler. Ağaçlar kurudu. Evler yıkıldı, gittiler; nereye gittiler… Buralardan insanlar geçti, yiğittiler, korkaktılar, varlıklı sayılanı, zar zor karnını doyurabilendi; yoksulluktan halkolmuştu cümlesi… Kalbur kalbur bebecikleri büyüyemeden gitti, sıtmadan, üşütmeden, yoksulluktan. Kendi ölümleri de farklıydı, bazan devrilen kağnının altında, bazan bir avuç tarlanın sınır kavgasında kafasına değen bir sopa darbesiyle, bazan çocuk üstüne, göçüp göçüp gittiler. Ar damarı çatlamış kahkahalarla gülerlerdi; dehşetle söverlerdi, ağlayınca pek zalım ağlarlardı, korkarlardı; kaygı çekerlerdi; çoluk çocuk, gelecek kış nasıl atlatılacak diye, hayvanların kışlık yeygisi nasıl yetecek diye. Ben hep buradaydım. Herhalde binyıllardır orada olan bir kara taştım, Frigyalı bir yontucu tam kalbime bir çiçek nakşetmişti, kırık bir dal. Bir taştım, kara… Belki de. Taşlar ağlar mı sahi…
Ne olduğumu bilmiyorum
Katliama uğrayan mazlum halkların; yaşlıların, çocukların, yüklü gelinlerin acı çığlıkları yayılır gökyüzüne, dağlara taşlara çarpa çarpa yayılır, yayılır, yayılır. Ölürken bile ağlaya ağlaya ölenlerin son hıçkırıkları nereye gidip sığınır… Darağacına kelle uzatan yurtseverlerin, insan severlerin, haklıdan, ezilen insanlıktan yana olanların son sözleri… Onların ardı sıra yakılan ağıtılar nereye uçar…
Belki de ben çığlıkların boşluktaki yankısıyım
Neyim, bilmiyorum…
Duygularım varmış ki sevdim… Bütün yelleri sevdim, belki de bir dikenim, diken milleti sever yelleri, çünkü yeller onlara dokunmaya, onları okşamaya çekinmez; hatta söyleşir, eyleşir, dertleşir… Yelleri bu kadar çok sevdiğime göre, bir diken olmalıyım; çoban çökerten, kertiyen, yelkovdu dikeni, hangisiyim bilmiyorum… Oysa bulutları da çok sevdim, bulutlar uzaktır dikenlere, yanımdan geçen koyunların yünü gibi takılıp bir parça anı bırakmazlar bana… Bulutlar yellerle koklaşıp oynaşır, belki de yelim ben… Belki de yelim, çünkü hatırlıyorum, ıssız ve terk edilmiş, yıkılıp ören olmuş viranelere, tekinsiz, kimsenin girmediği evlere girdim, yel milleti girer. Savaş alanlarından, katledilmiş orduların üzerinden kan ağlayarak ve ıssız yollardan ürpererek geçtim, toz bulutları içinde. Büyük kentlerin sokaklarında dolaştım. Kimsiz kimsesiz, evsiz yurtsuz hep ve dolaştım bütün sokakları. Varsıl konaklarının ve üflesem yıkılacak yoksulluk evlerinin içine girdim; gördüm… Tay yürüyüşlü, salkımsöğüt saçlı güzellerin saçlarını okşadım, ellerine, dudaklarına dokundum, yumuşacık girdim gömleklerinin aralığından, tenlerine değdim… Avuçlarına sakinlik ve serinlik bıraktım öfkeli delikanlıların. Irgatların alnındaki sırtındaki terlerini kuruttum… Dalgalar çıkardım sularda, tekneler salladım beşik gibi. Uzak ormanlarda söyledim en güzel türkülerimi… Fakat yel susunca ölüdür. Yoksa bunca suskunluğumla, ölü bir yel miyim ıssızlıkta. Oysa her şeyi görüyorum.
Ne olduğumu bilmiyorum, neyim ben…
Yücelerde yurt kurmuş ormanlarda bir ağaçtım belki de, bir meşe veya ardıç. Kuşlar sağanak sağanak yağardı; gökyüzü sağanak sağanak… Yağmurlar sağanak sağanak ve hışımla, muzip, deli, cilveli, serseri yeller öyle bir gelirdi ki, coşkuya keserdi cümle ağaçlar. Ben bir meşe dalıydım, belki de ardıç; unuttum. Bir gün kestiler sert gövdemi, bütün dalları paramparça ettiler… Götürüp bir yerlerde kuruttular. Sonra kış geldi ve ocaklarda yakmaya durdular. O kadar ağacın, odunun arasından beni seçtiler, ateş karıştırmaya kullandılar, bir köseği oldum, kemikten ve deriden oluşmuş yoksul bir elde. Bütün odunlar yanıp kül oldu ama ben yandım yandım kül olamadım. Külün bir yazgısı vardır, savrulur, toprağa karışır, belki bir ağacın köklerine ulaşır; ama beni yaktılar yaktılar kül olmama izin vermediler. Köseği miyim ben… Köseğiler göverir mi yeniden…
Ne olduğumu bilmiyorum…
Yağmurları sevdim, bu yüzden çatlamış bozkır topraklarına benziyorum, oysa bana bahar hiç uğramadı…
Nereye gider, sözcükler yetmediği için söylenemeyen sözlerin, yazılamayan dizelerin, insanın içinde biriken gözyaşı selleri. Haksızlığa uğrayıp, cadı diye yakılan kadınlar; asılan bilgeler; dürüstlüğü namussuzlukla, doğruluğu yalancılıkla, insanlığı, sahtekârlıkla suçlananların, kendini ifade edemeyişleri nereye gider…
Ben herhalde o gözyaşlarının biriktiricisiyim dipsiz ve zifiri kuyusunda yalnızlığın… Belki ıssızda gözyaşı dolu bir kuyu…
Nereye gider, düşlediği yaşamın hiçbir yanını yaşayamadan ölenlerin, yaşamak için bir ömür çabaladığı gerçekleşmemiş alçakgönüllü isteklerin kırgınlığı
Ben bir gün bile mutlu olamadan gidenlerin küskünlüğüyüm belki de
Nereye gider, yıllarca beklenip, özlenip, süren ve ayrılıkla biten aşkların kurduğu onca düş
Ben olsa olsa kanla bitmiş tüm aşkların sahipsiz kalan düşüyüm
Hep kavuşmasız ayrılıklar, gerçekleşmeyen özlemler, zamanında seller gibi akmış gözyaşları, varmak istediği yere tam ulaşacakken katledilmiş uzun yollardan, yıllardan, acılardan gelmiş yolcu; yani umut ve sahibinin terk ettiği eli kolu kopartılmış, gözleri kör edilmiş yıllarca gözyaşında ve sabırda damıtarak büyütülmüş sayısız düşüm ben…
Ne olduğumu bilmiyorum…
Adnan Durmaz –

Bir cevap yazın