Adnan Durmaz – Kale Gibi Aşkların Tam Sırasıdır-düz yazı Şiiri

Kale Gibi Aşkların Tam Sırasıdır-düz yazı

KALE GİBİ AŞKLARIN TAM SIRASIDIR…

“ Ebuhasan Buşenci demiştir: Eğer dostluk bir karşılık veya bir maksat mukabili ise dünyada dostluktan daha çirkin bir şey yoktur.

RUBAİ
Âşık dostunun ayrılığından dolayı yardım diler yahut sevgilisinin vuslatı kapısında dayanacak yer ararsa,dünyada ondan daha cimri insan olamaz.Aşıkın sevgilisinden dilediği sevgiden başka bir şey olmamalıdır…..”

CAMİ,Baharistan

“İnsanı insan olarak düşünün ve onun dünya ile ilişkileri de insanca olsun,o zaman sevgiyi sadece sevgiyle,güveni güvenle…değiştirebilirsiniz.Eğer sanattan tad almak istiyorsanız,sanatkârca eğitilmiş olmanız gerekir,eğer başka insanları etkilemek istiyorsanız,onlar üzerinde gerçekten uyarıcı ve geliştirici etki yapan bir kişi olmalısınız.İnsanlarla ve doğayla olan her ilişkiniz,sizin iradenizin nesnesi olan,gerçek bireysel yaşamınızın en net yansıması olmalıdır.Eğer sevginiz sevgi doğurmuyorsa bu,sevginizin,sevgi üretmediği anlamını taşır.Eğer seven kişi olarak yaşamınızı ortaya koyuyor ama sevilen bir kişi olamıyorsanız,sevginiz güçsüzdür.Bu bir talihsizliktir,mutsuzluktur”

Karl Marks

Köprüleri yıkılanlar
Evleri bombalananlar
Ateşten sabahlara uyananlar
Kaybedecek neyiniz var

Yüreğinize acı
Heyelan olarak yığdı kayalarını
Nefessiz kaldı şarkılarınız
Düşleriniz ezildi-umutlarınız kırıldı

Her kaybedilen sevdiğiniz insanla, her şey “fânilik” gömleğini giyerek, yeniden anlamlandı. Anladınız ki, bir gün yaşam biter ve aklımızla kazandığımız, kalan ne varsa kaybolur anlamlar. Para, pul, eşya, statü köleliği, sadece hayatımızın başka türlü doldurmayı beceremediğimiz boşluklarını doldurur. Milyonlarca insan bu “hiç” ´´leri kovalar. Aç gözlü sürüleştirilmiş kitle, daha çok ev, daha pahalı araba ve daha lüks yaşamı, mutluluk sanma yanılgılarını kovalayarak, aslında her anı paha biçilmez değerdeki ömrünü geçirir. Bu nedenle de, hayatına anlam olarak yerleşmiş araba, ev, lüks yaşam tutkusu, statü gibi değerlerini, pek çok şeyde olduğu üzere, sevginin de ölçütü varsayar. Onlarla değer kazanır, değer alır, değer verir. Sevgi bile onlara bakarak seçen bir “ayrıcalıktır”.”Yaşama amacı” ve ”mutluluk” olarak insan yaşamının temel direğini oluşturan, bu değerlere âşık olarak onlarla yaşamalarını birleştirenler de, aynı değerlere aşk ve sevgi adını verirler. Aslında birisi, karşıdakinin maddi varlıklarına, statüsüne, sunduğu lüks yaşama biçimine kendini satarken, diğeri de”o’nu” satın alan durumundadır. Bir tür gizli fahişelik ilişkisi; ama en aşağılık olanı tabii ki.

Kaybedecek çok şeyleri vardır onların; evleri, arabaları, statüleri, lüksleri vardır. Bazan bunları birlikte çoğaltmak için “aşk” ve ”sevgi” adı altında el ele veren bu insanlar, kendilerine düşen rolleri çok iyi oynayarak, çok iyi bir şirket ortağı olurlar; ancak içlerindeki kapanması mümkün olmayan boşluk, zaman zaman boğazlarına yapışır. Bu nedenle de ”dünyalar iyisi” dedikleri eşlerini aldatmaktan geri durmazlar. Varlık çoğaltma hırsları ise, aslında onlar için aşkın ta kendisi olarak, içlerinde azman bir canavara dönüşürken, zamanla tüm insani özelliklerini kaybettiklerinin farkında bile değillerdir.
Bu yoldaki aksaklıklar,dosdoğru ilişkilerine yansır doğal olarak.İmam-ı Gazali’nin şu örneğini buraya uyarlarsak, daha net anlaşılır olacaktır:

İnsan öldüğünde, mezarda kalan ceset çürüdükçe, kurtlar düşecektir. Kurtlar önce cesedi, sonra da birbirini yemeğe başlar. Gitgide rakipler azalırken, aynı zamanda da irileşir her biri. En son kalan iki kurt da birbiriyle kıyasıya bir mücadeleye girişir. Günlerce süren savaş sonucunda ikisi de ölür. Yaşamlarını mideleri belirleyenlerin yemeyeceği hiçbir şey olmayacaktır aç kalınca.

Yaşam bir amaçtır
Para, pul, ev, dam, yaşamak için birer araç oldukları sürece işe yarar.3×3 m2’ lik dededen kalan kuyumcu dükkânına 12 yaşında girip,70 yaşına kadar altın satarak para kazanan insanın yaşamının neredeyse tümü bir mahkûm olarak 9 m2’ lik o dükkânda geçmiştir. Varlığını arttırmakta yaşamı sadece bir araç; para kazanmaksa amaç olmuştur onun için. Sosyal, ekonomik, kültürel, ailevi, psikolojik, cinsel, duygusal ilişkilerinin tümünü belli bir hırsın işgal etmesinin sonucunda, kim bilir belki de aptalca mutludur kazandığı paralardan dolayı

Yürek evi yıkılanlar
Gönül kentleri bombalananlar
Yanılgı- yenilgi sabahlarına uyananlar
Savaşanlar
Direnenler
Malı mülkü kalmayanlar
Kaleleri yıkılanlar
Kaybedecek neyiniz var…

Kendisine “ siz açsınız, açlığınıza yanın, sizin gibiler bizim kapımızda ancak ırgatlık eder” diyen varlıklı köy eşrafının karısına, ırgatın karısının ” evet dediklerin doğru, ama biz de mutluyuz ” demesi aşkın ve onun mutluluğunun hiçbir şeyle değişilemez değerinin göstergesidir. Onlar ki, âşıktırlar, ama bir kez bile “ aşk nedir? ” diye düşünmediler…

Yaygın olan feodal aşk anlayışı ise, bir köylünün,” aşk nedir? ”sorusuna verdiği şu yanıtta kendini açığa vurur.” Kızı babasından istersin, vermezlerse âşık olursun”; yani ağlamaktır, ölmektir, veremdir, adam öldürmek, hapis yatmak, dağa çıkmaktır aşk. Kıza ulaşana kadar ona türküler yakmak, ama onunla yaşamını birleştirdiği anda, onu “ mal ” olarak görmektir.” Mal ”dır ve başlık parasıyla satılır o.

Türk sinemalarında oynayan “derman” filmi bu bakımdan ilginçtir. Karlı dağ yollarında köy minibüsüyle gelen ebe hanıma, Eşkıya Şehmuz âşık olur. Yıllardır dağdan inmeyen, arkasında sadık köpeğiyle dolaşan Eşkıya Şehmuz, ebenin isteğini kırmayarak teslim olur sonunda. Hapishane berberinin aynasında kör bir makineyle 3 numara kesilen saçlarına ve bıyıklarına bakarken gözleri korkunçtur. Sonuçta küçükburjuva yapının filmdeki temsilcisi ebe hanım, hapishanede onu ziyaret eder ve ” tayininin çıktığını ” söyleyerek veda eder. Ebe hanım yeni bir yaşama doğru giderken, feodal bağlılığı simgeleyen köpek, hapishanenin kapısında öylece yatmış “sahibini” beklemektedir.

Bu ilişki biçiminin karşılığında olarak, Cengiz Aytmatov’un Cemile’sinden söz etmeden olmaz. Cemile delice tutkun olduğu kamyon şoförü tarafından, ondan kalan çocuğuyla birlikte terk edilince, yaşamına bir konuk gibi girerek yüreğinin yarasına sevgisini basan adamı seçer filmin sonunda; çünkü “ sevgi emektir”

Küçükburjuvanın genel özelliği olarak, söyleyip savunduğuyla, yaptığı birbirini tutmaz. Belkemiksiz yapısı gereği asla güven vermez.
Üniversiteyi bitirip, rastlantı aynı köye tayin olan iki karşı cins öğretmenin içine düştükleri, o büyük kentlere hiç benzemeyen dünyanın boğucu yalnızlığı, onların dertdaş olmalarını zorunlu kılarken, köylülerin dedikodu ve yakıştırmaları da ateşi körüklemiştir. Giderek birbirlerine âşık olduklarını sanır bu iki seçeneksiz insan. Çoğu zaman da bunun aşk olmadığının ayrımına, seçeneklerin daha çok olduğu bir ortama tayin olunca anlarlar. Aslında onlar birbirlerine seçtirilmiş zorunluluklardır; aşk değil.
Aldatır küçükburjuva, dostluk, arkadaşlık kavramları, belkemiksiz yapıya koltuk değneği oldukları oranda ve sürede var olur. Çabuk unutur. Nankördür, yükselen değerlere hem karşı çıkıp hem de yaşamak için can atar onları.

Egemen sınıflar, toplumların her zaman en incelikli, en kültürlü kesimi aynı zamanda en acımasız en vahşi kesimi olarak aşkın da en uzağında yaşarlar. İşinden iş ilişkilerinden, bu ilişkiler içinde de “kimin eli kimin cebinde “ilişkilerinden başını kaldırıp, güzel, kültürlü, duyarlı eşi “Mine”yi görmeyen iş adamı. Ve sonunda ondan boşanarak kendini daha yalın yaşama yolunu tutan “Mine”.Bu kendini yaşamak olgusu, hayatına hayallerindeki kadar romantik ve “başka” birisi girene kadar sürer. Bütün incelikli davranış ve sözlerle bir kadının gönlünü yapmayı çok iyi bilen yakışıklı adama âşık olur “Mine”.tabii evlenirler; ancak bir süre sonra görür ki, bu yakışıklı prensle boşandığı kocası arasında hiçbir fark yoktur. O da aynı iş ilişkilerine dalmış, aynı ahlaksızlıklarda birisidir. Mine ise yine yalnızdır
Feodal köylünün evlenene kadar türküler yakıp, evlendikten sonra karısını kaşık düşmanı olarak görmesiyle, Mine’nin yaşadıklarının ne farkı var. Tıpkı evlenene kadar kadın erkek eşitliğini savunup evlenince, günlük yaşamdaki ezilmişliğini karısından çıkaran küçük burjuva ağası gibi…

Çiçeğin üzerine kayalar düşüyor
Tohum toprağa bir ölü gibi gömülüyor

Yüreğe acı heyelan kayaları yağdırır
Köprüleri yıkılanlar
Gönül evlerine yıldırım düşenler
Biten aşklar yanılgılar olarak yazılıyor ömür sayfalarımıza
İçimiz paramparça
İnsanı bu kadar eğip büken bir düzende aşklar özgür mü
Zulüm ve iltihaplanma hızla yayılıyor
Bize kalıp olarak sunulan aşk hayallerinin peşinde yanılgılar yaşayıp paramparça olmaktayız..
Görünene bakarak gerçeğe kör kalıyoruz..görünen kendi gerçeğini saklıyor
Düzen her gün daha büküyor kişilikleri
Baskı daha artıyor
Sevgiler ve ilişkiler yozlaştı diye yakınıyor herkes, belki de kendi yozluklarına bakarak

Krallar aforoz edildi aşkları için
Aşktı o
Devlet başkanları koltuklarını bıraktı
O da aşktı
Baskı ve zulüm..köşeye sıkıştırdı yürekleri de
Çiçeğin üzerinde kayalar
Tohum toprakta gömülü
Köşeye sıkışan köpek,arkasını duvara verir ve artık o karşısındakilerden daha güçlüdür..çünkü kaybedecek hiçbir şeyi yok..
Kayanın altında kalan çiçek.. kayayı yırtmak zorunda.. kaybedecek hiçbir şeyi yok..
Bir savaş alanında,yüreği mezarlığa dönenler, kaybedecek hiçbir şey olmayanlar..
Aşk kayaları param parça eden gül dalıdır..
Bu kadar iğrenç dünyada..
Kale gibi aşkların tam sırasıdır..

ADNAN DURMAZ-2001 –

Bir cevap yazın