Adnan Durmaz – Erguvan Sağanağında “Bozulmadan Bozamamak” Şiiri

Erguvan Sağanağında “Bozulmadan Bozamamak”

ERGUVAN SAĞANAĞINDA “BOZULMADAN BOZAMAMAK”
______________________________________________________
Sahte Aşk Peygamberleri ve Ahir Zaman Feylesoflarının sergüzeştinden kesitler

1-BOZULMAK,BOZMAK, BOZULAMAK

Yalçın Küçük,Ahmet Altan incelemesine geniş yer verdiği,Şebeke“Network” adlı kitabında,Ahmet Altan’ı incelemeye başlamadan önce bir saptamada bulunuyor.Saptama genel bir saptama ve aynen şöyle; ” Bir bütün olarak sanat ve özellikle edebiyat, artık yalnızca ideolojik bir silâhtır. Artık ülkemizde edebiyat, insanımızı geliştirmek için değil sakatlamak amacıyla kullanılan, yüceltmeye değil alçaltmaya ve tüm estetik kabiliyetlerini ortadan kaldırmaya yönelen acımasız bir silâh olmuştur; insafsız bir ideolojik ay¬gıttır. Edebiyat, artık estetik özüne çok yabancıdır; bu bir iş ise yapanı da, yaban yapmaktadır. Emperyalist dünya, bozanın mutlaka bozulduğu bir dünyadır; artık bozulmadan bozamıyorlar.”

Bu saptamanın içinde en can alıcı bölüm olarak “Emperyalist dünya, bozanın mutlaka bozulduğu bir dünyadır; artık bozulmadan bozamıyorlar.” cümlelerine özel önem vermek ve mevcut sistemdeki genel anlamda sanatçı,özel olarak da yazar şair diye topluma sunulanlara,dayatılanlara,bu saptama doğrultusunda bakmak gerekiyor.Toplumsal değerlerin ve insansal değerlerin tümünü bozmaya çalışanların,kendileri zaten bozulmuş oluyor.”Bozulmadan bozamıyorlar”

Araştırmasının bundan sonraki bölümlerinde,Yalçın Küçük,Ahmet Altan’ın bozulmuşluğunu örneklerle anlatır,gösterir.Birkaç bölüme göz atalım.

Burada, ´cinsel ayin´ tamlamasına, ´orgie´ karşılığını öneriyorum; kitabın he¬men başında, orgie repertuarı açısından Altan´ın hem Hamam Filmini ve hem de, Kemal Tahir’i çok geride bırakacağım haber alıyoruz. Çünkü zifaftan hemen önce¬ki bu zikirde, ay parçası gelin için Altan şu bilgileri vermektedir: ´Mehpare Hanım, zikrin sonuna kadar; gençliğin verdiği heyecandan olsa gerek, üç kez aynı coşkuyu yaşamış, içerisi çözülüp boşalmış, bacakları titreyip güçsüzleşmiş, zifaf odasına bedeninden başka verebileceği hiçbir şey kalmamıştı; Şeyh Efendinin ise teni teninde kalmış, zifaf odasına büyük bir heyecanla girmişti.´ İşte Batılı bir turistin hayal gücünü parça parça eden İstanbul´daki grotesque zıtlıklardan birisi budur; Altan, cinsel fanteziler açısından, yarım yüzyıl öncesi yatılı okulların el yazması illegal yayını, Kaymak Tabağı yazarını gölgede bırakmaktadır. Şimdi ne olacak, ay parçası Mehpare, zifaftan hemen önce, oturduğu yerde üç kez bacakları titreyerek uçmuş; peki şimdi ne olacak, bu üç.kez boşalmış, bu pörsümüş güzelliği Şeyh Yusuf ne yapacak, işte burada cinsel ve manevî planda bir yüksek gerilim hattın-dayız. Hemen devam eden paragrafı da aktarmadan edemiyorum, şöyle sürmekte-, din ´Aynı ibadetten biri uçmuş, diğeri coşmuş halde çıkınca,- zifaf da Şeyh Efen¬dinin azgınlaştığı, Mehpare Hanımın ise çiğnenmiş hamur gibi yorgunlaştığı bir uyumsuzluk içinde gerçekleşmiş; damat kendi azgınlığından utanmış, gelin olan¬lardan sıkılmıştı.´ Yazık, yazmadan önce Cinselliği öğreten kitaplardan birisini çalışması mutlaka, gerekmektedir.”

Şeyh, kısa bir zaman içinde, Mehpare´yi boşuyor ve masal ya mâbeynde kâtip, Paris´te yetişme, Pigal´den seks eğitimi almış Hikmet Bey; faytondan faytona ay parçası Mehpare´yi görüyor ve görüş o görüştür, sonunda evleniyor; burası çok çabuktur. Demek, derhâl, olanca büyük zıtlığı içinde, istanbul´da karşımıza ikinci bir zifaf sahnesi çıkıyor; Hikmet ise Paris´te ve Pigal´de yetiştiği için, o gece, Meh-pare´ye oral seks appliquer ediyor, müthiş bir sahnedir. Bunu, Mehpare´de görmek gerekli; bu best-seller´i okumamış olanları eksik bırakmak istemiyorum, Meh¬pare´yi anlatıyoruz. ´Önce dehşete kapıldı, utanç isteğin üstünü kapattı, sonra o utanç ve dehşet duygusu yırtılıp parçalandı, o güne kadar hiç çıkarmadığı. korkunç bir iniltiyle birlikte kendini kaybetti, dişlerini Hikmet Bey´in sırtına geçirdi.´ Gerçekten çok etkileyici; ben burada, ileride edebiyat müzesine bırakacağım bu kitabın bu sayfasına, Altan’ in, Mehpare´yi ´sevici´ de yapacağını not düşmüş durumdayım, göreceğiz Altan beni yanıltmıyor. Yalnız, buradaki eşsiz dil, bu değil; birden birisinin, işte tam burada ´fahişe´ diye bağırdığını okuyoruz, bu Osman´dır. Osman, yanına Hasan´ı da almış, büyükannesi ile büyükbabasının zifaf gecesini ´röntgenIiyorlar´; doğrusu Altan´ın seks hayal gücüne şaşırdığımı yazmak gereği¬ni duyuyorum. Torun, mahalleden Hasan´ı da almış, evde dede ile ninenin oral seks âlemini izliyor; dar mekânlarda yaşayan dar gelirli gecekondu gençleri için çok pratik bir öneri olmalıdır, pornografik video arama veya batakhanelere gitme ihtiyacını birdenbire ortadan kaldırmaktadır”

“Altan´ı bir daha kutluyoruz. Kuşkusuz bu cinsel ayinler dünyasında herkes sadece seyirci ve teknik sözcükle röntgenci Kalamıyor; biz de bu best-seller´in
daha ileri sayfalarında, sayfa 177, Osman´ın bir de büyükannesiyle cinsel ilişki için kudurduğunu okuyoruz, altanca, ´bütün erkekler gibi o da Mehpare Hanıma sahip olma isteğiyle bunun imkansızlığının bir arada hissedilmesinin yarattığı o garip öfkeyi yaşıyordu´ denilmektedir. Kuşkusuz, ´bu o kadına kızıyor´ uyarısıyla başlayan, bu cümlecik eki ´hissedilmesinin´ sözcüğü yeni bir dil yanlışı olarak karşı-mıza çıkıyor, ´bütün imkânsızlığını bir arada hissetmenin´, güzel bir Türkçe olma¬makla birlikte, gramer açısından doğru olandır; ancak bunları bırakmak zorundayım. Çünkü, estetik dünyamızı kurtarabilmek için değinmemiz gereken çok daha önemli noktalar var; Altan, dili kötü biliyor, fakat romanı hiç bilmiyor, sorunlarımıza başlangıç buradadır. Metinde en temel sorunumuz şudur: Yeni yetme, roman yazarlarımızın, bir eğilim olarak yazdıkları roman sayısı, okudukları roman sayısından çok fazladır. Romanı hiç tanımadan roman yazmaya başlıyorlar; Altan bunların başındadır. Bilmedikleri için de çok zaman, çok zavallı bir müminin Tanrı´ya bakışını, kendisini kul saymasını, kendileri ile roman kahramanları arasın¬daki ilişkinin modeli olarak görüyorlar; sanki; roman kahramanları bunların kul¬larıdır. Kuşkusuz kulluk, ilahiyat dünyasındadır, burada kukla oynatıcısı ile kukla, arasındaki ipleri düşünmemiz gerekiyor; roman tipleri değil kuklalar var.” (Yalçın Küçük’ün yazısından yapılan alıntılar,Şebeke “Network”,ygs yay,sayfa 120 ve sonrası)

“Şimdiye kadar okuduğum,beğenmediğim,hiçbir kitap,hiçbir yazar, Ahmety Altan kadar insanı küçümsemedi.” Cengiz Gündoğdu,Bir Acaip Nesne Gördüm İsyan Günlerinde Aşk,İnsancıl,Kasım 2001,s.4) Yalçın Küçük bu cümleyi aktarıp kendi yorumunu ekliyor; ”..Kılıç Yarası metnini okumuştum ve bana göre okuduğum,insanı alçaltmanın en yüksek noktasına çıkıyordu.Yalçın Küçük,yıllar önce yayınlanan,Estetik Hesaplaşma adlı kitabında da Ahmet Altan’dan bol bol söz eder.Altan’ın sudaki İz kitabındaki Ömer tiplemesi için “Ahmet Altan’ın Ömer’i bu çizgide ve okuduklarım içinde gerçekten en çok edebiyat dışı olanı ve en başarısız olarak görünüyor.”(Estetik Hesaplaşma,tekin yay,şubat 1987,s.206)

Ahmet Altan’a ilişkin Yalçın Küçük’ün yazısı ve saptamaları böylece uzayıp gider.Ülkemizdeki okur kitlesi Yalçın Küçük ‘ün yazısında söz konusu olan Kılıç Yarası Gibi adlı kitabından daha çok,Aldatma adlı kitabıyla,Ahmet Altan “belce”sini tanıdı.(Y. Küçük,A.Altan’ın diline ‘belce’ adını vermiş) Daha sonra, Arthur Hailey´nin ‘‘The Wheels’’ yani ‘‘Tekerlekler’’ adlı kitabından çalıntı yaptığı ortaya atıldı.(Tekerlekler,1972 yılında Milliyet Yayınları tarafından yayınlanmış, 3-4 baskı yapmış, son baskısı da 1978´de E Yayınları´nca yapılmış) .(Fatih Altaylı 23.09.2002 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısı)

Emin Çölaşan 25.09.2002 tarihli Hürriyet Gazetesindeki yazısında şöyle diyor “Orhan Pamuk ve Ahmet Altan.

Bunların bir kitabı piyasaya çıkmadan önce, beyin yıkama bombardımanı bütün medyada adım adım başlatılıyor.

‘‘Bugün piyasada… İlk baskısı 50 bin yapıldı… Bir günde 60 bin, üç günde 100 bin sattı.’’

Türkiye´de ilk baskısı 50 bin olacak kitap yok. Hele bu ekonomik ortamda, bu rakamı basıp parasal risk altına girecek yayınevi de yok. Eğer çıldırdıysa, yüz milyarlarca lira parasını sokağa atmak istiyorsa, onu bilemem.

Madem rakamların böyle olduğunu iddia ediyorlar, bir gün medyayı çağırırlar, bu kitapların bulunduğu ambarda veya depoda saydırırlar, fotoğraflarını çektirirler.

O takdirde özür dilemek bize düşer.

Üç günde 100 bin satmış!

Sattıysa, iddiaları doğruysa, Maliye´ye bu satıştan geçmişte ödedikleri ve bundan sonra ödeyecekleri vergilerin makbuzunu gösterirler.

Bugüne kadar ne vergi makbuzlarını gösterdiler, ne de bir seferde basıldığını iddia ettikleri 50 bin, 100 bin kitabı!

Bütün gazeteler, televizyonlar, dergi kapakları, bu şahısların masa başında ürettiği romanlarla dolu. Muhteşem bir beyin yıkama operasyonu! Halka adeta deterjan, ütü, televizyon satar gibi.

Medyayı böylesine kafakola almak gerçekten üstün marifet gerektirir.

İşin içinde reklam, pazarlama ve halkla ilişkiler şirketleri var. Kitabın içeriği hiç önemli değil. Hadise artık yayıncılığın dışına çıkmış, mal pazarlamasına dönüşmüş durumda.

Kitabın içeriği hiç önemli değil! Reklamı olsun da, nasıl olursa olsun!

Halk rakamlarla aldatılmış, kimsenin umurunda değil. Kitabına ‘‘cinsellik, boynuzlama’’ vesaire kattın mı, 31 Mart irtica olayını yalan yanlış anlatan romanına bile yatak sahneleri ekledin mi, romanı ‘‘entel’’ birikiminle biraz da ‘‘anlaşılmaz’’ yaptın mı, gelsin sana ‘‘3 günde 100 bin sattı’’ palavrası…

Yersen! ”

(Konu aşırmaya gelince burada aktarmadan edemeyeceğim bir gazete haberi daha var:” Pamuk´un Nobel konuşmasındaki ´Babamın bavulu´ hikâyesinin benzeri Lübnanlı yazarın bir eserinde ortaya çıktı

Pamuk konuşmasında babasının gençken yazdığı denemelerden oluşan bir bavula dikkat çekmişti. Amin Maalouf´un ´Yolların Başlangıcı´ kitabında da bir Beyrutlunun hikâyesi, defterlerle dolu bir bavulla başlıyor.

Pamuk´un esin kaynağı yoksa Amin Maalouf mu?

Yazarın, ´Yolların Başlangıcı´ kitabında da bir bavul hikâyesi var. Romanda bavuldan resim ve yazılar bulunan belgeler çıkıyor? .

Yazar Orhan Pamuk´un Nobel Edebiyat Ödülü´nü kendisine veren İsveç Akademisi´ne hitaben yaptığı uzun konuşmada sözünü ettiği ´Bavul´ hikâyesinin bir benzerinin ünlü yazar Amin Maalouf´un Yolların Başlangıcı adlı kitabında bulunduğu ortaya çıktı.”(http://www.millethaber.com/index.php? option=com_content&task=view&id=21321&Itemid=36))

“Emperyalist dünya, bozanın mutlaka bozulduğu bir dünyadır; artık bozulmadan bozamıyorlar.” diyor Yalçın Küçük. Bu kısa yazının asıl amacı Ahmet Altan’ın her hangi bir yazısını incelemekti.Ancak genel anlamda inceleyen ve irdeleyen bir gözde buraktığı izlenimi vermek bakımından,kendisine dair yapılmış saptayımlardan alıntılar yapıldı.Yazdıklarıyla toplumun ruhunda estetik zevkinde “bozulmaya” yol açan kim varsa,onların yazdıklarının deşifre edilmesi bir görev olmalıdır.

Ahmet Altan’ın 7 Nisan 2007 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan Erguvanlar başlıklı yazısını önce okuyup,sonra da bizde ne bıraktığına bakalım.

___________________________________________________________________________

2-AHMET ALTAN’IN ‘ERGUVANLAR’ BAŞLIKLI YAZISI
__________________________________________________________

Ahmet ALTAN

Erguvanlar…

Uysal bir bahar yağmuru yağıyor.

Gökyüzü kapalı ama yapraklarında biriken su damlacıklarıyla erguvan ağaçları sanki başka bir hayatın ışıklarıyla güneşli bir gün gibi parlıyor.

Bu şehrin şiirini onlar yazıyor.

Bazen Baki gibi yazıyor:

´Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım

Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtar´

Bazen Hilmi Yavuz gibi yazıyor:

´Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden

geriye sadece erguvanlar kaldı´

Yağmur yağdığında ´üzerlerine inciler dökülmüş yakutlar´ gibi ışıldayan erguvanlar geçip gidiyor ve geriye sadece erguvanlar kalıyor.

Bütün şiirler gibi onlar da şiirleriyle vahşiler, yerli yerine yerleşmiş bütün düşüncelerimle duygularımı ´inci köpüklü yakut bir deniz´ gibi kabararak yerlerinden oynatıyorlar.

Onlara bakarken ´geriye sadece erguvanların kalacağını´ biliyorum, şiirli bir yokluğun yolcuları olduğumuzu, binlerce yıldır onların o sessiz yakut bakışlarıyla izlediği hayatın kendilerini olduğundan daha mühim sanan misafirleri olduğumuzu…

Bu şehrin ev sahibi onlar.

Bizanslıları da, Haçlıları da, Osmanlıları da gördüler.

Değişik diller, değişik kıyafetler, değişik geleneklerle akan bir insan nehrinin sahilinde duruyorlar.

Her şey değişiyor.

Erguvanlarla duygularımız değişmiyor.

Hepimiz yaşamak macerasının acemileriyiz.

Bunu, onlar biliyor.

Harmaniyeleriyle, zırhlarıyla, kaftanları ve peçeleriyle önlerinden geçen onca insan hep aynı hataları yaptılar, ´misafir´ olduklarını unuttular, duygularını küçümsediler, onları sakladılar, hep bir başka zamana ertelediler, ´bir başka zaman´ olmadığını hiç bilemediler, hissettikleriyle yaşadıkları arasında uçurumlar oluştu.

Hep bir başkası olmak istediler.

İnsanların bir türlü kendileri olamadıklarını, en çok ´kendileri olmaktan´ korktuklarını, kendileri olmaktan utandıklarını, saklandıklarını, kendilerini saklayabilmek için gerçek olmayan hayatlar icat ettiklerini, aslında var olmayan ´bir başkasını´ taklit etmeye çalıştıklarını gördü erguvanlar.

Kuşaktan kuşağa hep aynı hataları tekrarladıklarını…

´İşte tenha her yanımız, hep tenha

ne aradık sözcüklerin kuytularında

ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde´

Hep tenha oldu her yanımız, kalabalıkları aradıkça biz tenhalaştık, kendimizi bırakıp ´bir başkası´ olmaya gittik.

Başkaları bizi terk ettiği için tenhalaşmadık, kendimizi ilk terk eden bizdik.

Onun için tenhalaştık.

Kendimizi saklamak, kendimizden uzaklaşmak, kendimiz olmamak için ne kadar çok yalan söyledik.

Sanki uğursuz bir ses daha doğduğumuz andan itibaren bize, ´Sen kötü bir şeysin, kendinden kaç, başkası ol´ diyordu.

Bir ´başkası olmak´ için kaçanların tenhalığıydı hayatımızda hissettiğimiz.

Kaçarak geçip gidiyorduk hayattan.

Yakut gözlü erguvanlar kalıyordu sadece.

´Nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı

bir yazın tiniyle bir güzün bedeni

hem birleşti hem de ayrıldı sizde´

Bizim var olduğumuz gibi kayboldu o insanlar, o harmaniyeliler, o zırhlılar, kaftanlılar, maşlahlılar.

Hiç kaybolmayacaklarını sanarak kayboldular.

Eğer erguvanlar gibi seyredebilseydiniz onları, önünüzden akıp giderken yaptıklarını, yalanlarını, gereksiz korkularını, anlamsız saplantılarını, kendilerinden duydukları utancı ve saklanabilmek için nasıl tenhalaşarak kaçtıklarını, acırdınız insanlara.

Kendinize acırdınız.

´Neyimden utanıyorum en çok´ diye sorardınız kendinize.

Neyinizden utanıyorsunuz gerçekten?

Üstelik de bu kadar övünürken kendinizle, böbürlenirken, kimselere benzemediğinizi anlatırken, neyi saklamaya çalışıyorsunuz?

Sizin saklamaya çalıştıklarınızı başkaları da saklamaya çalışıyor.

Karşılıklı yalanlarınız.

Bunu bu kadar acıklı yapan da bu belki.

Uysal bir bahar yağmurunun altında ´inci kakmalı yakutlar´ gibi ışıldıyor erguvan ağaçları, şehrin sahipleri onlar, sessiz muhafızları, bu şehrin şiirini onlar yazıyor.

Onun için çiçeklerini açtıklarında içim dalgalanıyor.

O yakuttan şiir temizliyor içimi.

Her şey anlamını yitiriyor.

Yeni anlamlar geliyor kaybolanların yerine.

Ben kendimi saklamaya çalışacak kadar önemli biri değilim.

Siz de önemli biri değilsiniz.

Sadece acemiyiz biraz, cahiliz.

Ne kendimizi biliyoruz, ne başkalarını.

Ruhumuzdaki şu zaaflar sadece bize ait sanıyoruz, mükemmel insanlar arasındaki tek zavallı biziz sanki, başkalarının zaafları yok, bir biziz zaaflarıyla lekeli olanlar.

Herkes bizim gibi.

Hepimizde aynı yaralar var.

O yaralarla doğduk biz.

Hiçbir yalan iyileştiremedi onları.

Binlerce yıldan beri utanıyoruz kendimizden.

´Zaman’ın sırı hálá duruyor olmalı ki üzerimizde

biz bakınca görünen aynalardı´

Kendinize bakınca kimi görüyorsunuz?

Bir başkası olmak isteyen birini.

Bir başkasını taklit eden birini.

Bir başkası olduğuna herkesi inandırmak isteyen birini.

Şehrin tepelerine doğru yayılan erguvan ağaçlarına bakmalı insan.

Çiçeklerine asılı kalan yağmur damlalarına.

O ´inci damlalarının´ içindeki ışıklı gölgelere, geçmiş zamanın orada kalan izlerine, söylenememiş nice duyguya, yaşanamamış nice hayata, dilleri, dinleri, kıyafetleri değişse de hep aynı korkuyu derinlerinde besleyenlere bakın.

Onlar yoklar şimdi…

Bizim var olduğumuz gibi yok oldular.

´Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden

geriye sadece erguvanlar kaldı´

Var olmanın utancı ve yok olmanın ıstırabıyla yürüyoruz hayatın içinden.

Dostça, ılık bir yağmur yağıyor.

Her şey anlamını değiştiriyor.

Hiçbir şeyin önemi yok şu anda.

Dallarına sıralanmış yağmur damlalarıyla bir erguvan ağacı bana her şeyi anlatıyor.

Yağmurdan, yakut çiçeklerden ve şiirden başka gerçek yok.

Ben gerçek değilim.

Siz de değilsiniz.

Başkası olmaya çalışırken tenhalaşmışız ve aynalara baktığımızda sadece aynaları görüyoruz.

Bu şehir binalarını değiştiriyor, insanlarını değiştiriyor, çehresini değiştiriyor, savaşlar, çatışmalar, kıyamlar, aşklar, ihtiraslı kavgalar yaşıyor, geriye boş aynalar ve erguvanlar kalıyor.

Bunca zamanda ´olduğu gibi olan´ kimseye rastlamıyor.

Kimse duygularına sahip çıkmıyor.

Sahipsiz, terk edilmiş duyguların hayaletleri dolaşıyor şehrin sokaklarında, binlerce yıldan beri söylenmeyen, saklanan, utanılan duygular.

Sahipleri çoktan gitti.

Yeni gelenler eskilerin duygularını alıp onları aynı onlar gibi terk ediyorlar.

´kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden

geriye sadece kuytular kaldı´

Sözlerimizden de, hayatlarımızdan da, şehrimizden de gittiler.

Kuytular kaldı.

Karanlık, koyu kuytular.

Bir gün gelecek ve insanlar kendileri gibi olacaklar mı, hiçbir duygularını saklamadan, duygularından utanmadan, korkmadan, gerçek kendileri olacaklar mı?

Yoksa ´gerçek kendimiz´ bu mu, bu yalanlar, içimizdekileri utançla saklamalar mı bizim aslımız?

Hiç değişmeyecek miyiz?

Hep, geriye ´kuytular´ mı kalacak?

Bu şehrin ışığı bizi, içimizi hiç aydınlatmayacak mı?

Erguvanlar açtılar.

Şehrin sahipleri.

´Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım

Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtar´

Hiçbir kelimesini bile anlamadığımız şiirinde Baki yağmurda erguvanları anlatıyor, incilerle yakutlarla işlenmiş bir fidanı.

Yağmur yağıyor.

´İncilerle donatıyor yakuttan çiçekleri.´

Bütün duygularım değişiyor.

Bir ağaç gibi gerçek olabilmeye ne kadar yaklaşabilirim acaba diye merak ediyorum, siz ne kadar yaklaşabilirsiniz?

Gerçeği insan ancak yok olacağını sezdiğinde bu kadar kuvvetli istiyor…

Ve binlerce yıldır burada duran erguvan ağaçları kaybolmuş bir geçmişi hatırlatırken, kaybolacağımız bir gelecek olduğunu da söylüyor.

Bir kalabalığın içindeyiz.

Erguvanların önünden akıp giden bir kalabalığın.

Hiçbirimiz kendimizle ilgili gerçekleri söyleyemedik.

Ne Bizans imparatorları, ne Haçlı komutanları, ne Osmanlı padişahları, ne de tahtsız ve taçsız yaşayanlar.

Yağmurlar hep yağdı.

Erguvanlar hep açtı.

Biz yaşadık.

Biz öldük.

´Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden

geriye sadece erguvanlar kaldı´

___________________________________________________________________________
3-AHMET ALTAN’IN ERGUVANLAR BAŞLIKLI YAZISINA DAİR:
_____________________________________________________

Yazıyı okuyunca Ahmet Altan’ı bilmesek bir derviş olduğuna inanmamız içten bile değil.Yazılmış onca kitap ve yazıyla tebliğ ettiklerine bakarak zamanımızın aşk peygamberleri kuşağından sayabileceğimiz Ahmet Altan burada biraz sonra uçacak bir dervişe benziyor.(Hatırlıyorum da,Ali Kırca ünlü Siyaset Meydanı proğramlarının birisinin ana başlığını Aşk koymuş ve baş köşeye de Ahmet Altan’ı oturtmuştu) Kendinden geçmiş ve kendi kendine konuşan bir eda var sesinde.Bu nedenle olmalı,arada bir aynı sözcükleri tekrarlıyor.Kurulmuş gibi aynı eklerle biten fiililer sıralanıyor: yağıyor, yazıyor, kalıyor, oynatıyorlar, değişiyor, değişmiyor, biliyor, tenhalaştık,söyledik,gidiyorduk.Lise Edebiyat öğretmenlerinin üzerini çizeceği,yanlarına soru işareti koyacağı cümleler kuruyor Üstad.Örneğin; ” Gökyüzü kapalı ama yapraklarında biriken su damlacıklarıyla erguvan ağaçları sanki başka bir hayatın ışıklarıyla güneşli bir gün gibi parlıyor.” derken ‘damlacıklarıyla’ ve ‘ışıklarıyla’da, tekrarlanan –yla (ile) ekleri anlatımı özgün değil,karmaşık bir hale getiriyor.Örneğin “Bütün şiirler gibi onlar da şiirleriyle vahşiler, yerli yerine yerleşmiş bütün düşüncelerimle duygularımı ´inci köpüklü yakut bir deniz´ gibi kabararak yerlerinden oynatıyorlar” “bütün şiirler gibi onlar da şiirleriyle “ biçiminde bir kullanım,’ yerli yerine yerleşmiş bütün düşüncelerim’ biçiminde bir kullanım ve bu iki tuhaf kullanımın aynı cümleye yerleştirilmesi,bir yazardan çok,hevesli ama yeterli beceriye sahip olamayan bir ortaokul öğrencisinin üslubunu çağrıştırıyor.,“Bunu bu kadar acıklı yapan da bu belki “ gibi bir cümledeki üç tane “bu “ sözcüğü,özgün bir yaratıya değil,dili bozan bir saçma cümle kurulmasına neden oluyor.Ahmet Altan’ın gazete yazısı,’Erguvanlar’da noktalama işaretleri ise,arka arkaya sıralanmış cümleler arasına bol bol virgül serpiştirmek olarak dikkat çekiyor.

Ahmet Altan’ın her yazısının deşifre edilmesinin gerekliliğini düşünüyorum.Her ne kadar Yalçın Küçük Ahmet Altan’ın dili için,sanırım daha çok bel altı yazdığından olmalı,Belce diye bir adlandırmaya gitse de,hatta anlatım bozukluğu cümlelerinin ve çalıntı ve alıntılarının listesini verse de,ben her yazısının “tefsir” edilmesinden yanayım.

Erguvanlar yazısında Ahmet Altan erguvanları mı,erguvanların insanların duyguları üzerindeki etkilerini mi,bir yazara verdiği esini mi anlatıyor; yoksa insanların,suçlu birer yaratık olduğunu mu? .Üstad diyor ki:

“İNSANLARIN BİR TÜRLÜ KENDİLERİ OLAMADIKLARINI, EN ÇOK ´KENDİLERİ OLMAKTAN´ KORKTUKLARINI, KENDİLERİ OLMAKTAN UTANDIKLARINI, SAKLANDIKLARINI, KENDİLERİNİ SAKLAYABİLMEK İÇİN GERÇEK OLMAYAN HAYATLAR İCAT ETTİKLERİNİ, ASLINDA VAR OLMAYAN ´BİR BAŞKASINI´ TAKLİT ETMEYE ÇALIŞTIKLARINI”

“KUŞAKTAN KUŞAĞA HEP AYNI HATALARI TEKRARLADIKLARINI…”

“HEP TENHA OLDU HER YANIMIZ, KALABALIKLARI ARADIKÇA BİZ TENHALAŞTIK, KENDİMİZİ BIRAKIP ´BİR BAŞKASI´ OLMAYA GİTTİK. “

”BAŞKALARI BİZİ TERK ETTİĞİ İÇİN TENHALAŞMADIK, KENDİMİZİ İLK TERK EDEN BİZDİK. “

“RUHUMUZDAKİ ŞU ZAAFLAR SADECE BİZE AİT SANIYORUZ, MÜKEMMEL İNSANLAR ARASINDAKİ TEK ZAVALLI BİZİZ SANKİ, BAŞKALARININ ZAAFLARI YOK, BİR BİZİZ ZAAFLARIYLA LEKELİ OLANLAR.

HERKES BİZİM GİBİ.

HEPİMİZDE AYNI YARALAR VAR.

O YARALARLA DOĞDUK BİZ.

HİÇBİR YALAN İYİLEŞTİREMEDİ ONLARI.

BİNLERCE YILDAN BERİ UTANIYORUZ KENDİMİZDEN.

´ZAMAN’IN SIRI HÁLÁ DURUYOR OLMALI Kİ ÜZERİMİZDE

BİZ BAKINCA GÖRÜNEN AYNALARDI´

KENDİNİZE BAKINCA KİMİ GÖRÜYORSUNUZ?

BİR BAŞKASI OLMAK İSTEYEN BİRİNİ.

BİR BAŞKASINI TAKLİT EDEN BİRİNİ.

BİR BAŞKASI OLDUĞUNA HERKESİ İNANDIRMAK İSTEYEN BİRİNİ. “

Bu alıntılarda gördüğümüz gibi bizler birer suçluyuz.Cehennem tellalı bir din adamı gibi Ahmet Altan okuyucuya suçluluk vaaz ediyor.Üstelik içinde bulunduğumuz ve ilk insandan bu yana var olan suçluluk duygularımızın,suçlarımızın sebebi biziz.İnsan doğuştan kötüdür,ikiyüzlüdür,kendimiiz olamayacak kadar riyakar,özentili olmamız bir insanlık halidir Ahmet Altan’a göre.Yalçın Küçük’ün deyimiyle özetlersek,”bozulmuşluğumuzun” sebebi biziz,Altan’a göre.Böyle olmamız da,kaderci bir yaklaşımla doğuştan gelen bir özelliğimizdir.Ben böyle anladım.Ama bulunduğu yer gereği,Neredeyse herkesin tanıdığı bir yazar olarak Altan’ın birikimi,neden “İNSANLARIN BİR TÜRLÜ KENDİLERİ OLAMADIKLARINI,” neden “ EN ÇOK ´KENDİLERİ OLMAKTAN´ KORKTUKLARINI, KENDİLERİ OLMAKTAN UTANDIKLARINI, SAKLANDIKLARINI, KENDİLERİNİ SAKLAYABİLMEK İÇİN GERÇEK OLMAYAN HAYATLAR İCAT ETTİKLERİNİ, ASLINDA VAR OLMAYAN ´BİR BAŞKASINI´ TAKLİT ETMEYE ÇALIŞTIKLARINI” bilir.
neden “KUŞAKTAN KUŞAĞA HEP AYNI HATALARI TEKRARLADIKLARINI…” da

neden “HEP TENHA OLDU HER YANIMIZ, KALABALIKLARI ARADIKÇA BİZ TENHALAŞTIK, KENDİMİZİ BIRAKIP ´BİR BAŞKASI´ OLMAYA GİTTİK. “

neden ”BAŞKALARI BİZİ TERK ETTİĞİ İÇİN TENHALAŞMADIK, KENDİMİZİ İLK TERK EDEN BİZDİK. “? Bütün bunların,tarihsel,toplumsal nedenlerini bilir.Biliyor olmalıdır.Bu yazıyı okuyan ve kendi içinde çözümsüzlükleri olan insanların kaç tanesi “hayır,burada anlatılan ben değilim” diyecektir.Bunu merak ediyorum.Ancak Ahmet Altan’ın tüm insanları doğuştan suçlu,günahkar,kendine karşı bile iki yüzlü ilan etmesinin nedeni ne olabilir? .Bu yazıdaki söylenenleri kabul edip,doğuştan suçluluk ve riyakarlık pisikozuna girmemiz kimin işine gelir? .Ülke insanlarının geleneksel estetik anlayışı,kültürü bu tür bir vaaz karşısında nasıl bir tepki vermelidir? .Kabul mü etmelidir bu suçlamaları yoksa ted mi? Ahmet Altan’a bunu sormak gerekir.

Bu Yakınma ve Suçluluk duygusu ağırlıklı yazıya bakarsak,sanki tüm insanlar bu suçluluk duyguları içerisinde kıvranıyor gibi.Oysa İNSANLARIN BİR TÜRLÜ KENDİLERİ OLAMAMALARI gerçeği sadece bir kısım insanlar için geçerli olabilir.Her insan kendini gerçekleştirmeye çalışır.Kendimizi gerçekleştirdiğimiz zamanlar vardır.İnsan ne zaman daha insan olur; daha saf,daha arı,katışıksız.Örneğin savaşta yaralı arkadaşını kurtarmak için ölümü göze alıp kurşunların arasına dalan biri ne kadar insandır; savaşın olanca insanlık dışılığına karşın.İnsan karşı cinsten birinin gözlerine bakıp sevgisini söyleyeceği zaman dili dolaşınca ne kadar insandır.Çocuğunu emziren ana,evine ekmek getiren yorgun işçi “İNSANLARIN BİR TÜRLÜ KENDİLERİ OLAMADIKLARINI, EN ÇOK ´KENDİLERİ OLMAKTAN´ KORKTUKLARINI, KENDİLERİ OLMAKTAN UTANDIKLARINI, SAKLANDIKLARINI, KENDİLERİNİ SAKLAYABİLMEK İÇİN GERÇEK OLMAYAN HAYATLAR İCAT ETTİKLERİNİ, ASLINDA VAR OLMAYAN ´BİR BAŞKASINI´ TAKLİT ETMEYE ÇALIŞTIKLARINI” ifadesine ne kadar uygundur.Bu insanların özentileri varsa,bu insanlar giderek özverisini ve insani duyarlılıklarını yitiriyorsa bunun nedenlerinin en başında ekonomik olarak kendilerini geçindiremez hale gelmiş olmaları değil midir? .Bunun nedeni,her akşam ruhlarına sıkılan ekranlar dolusu zehir değil midir? .Ülkenin bütün kirli faturalarının bu insanların acılarıyla ödenmesinden değil midir? .Bunları bilmez mi Ahmet Altan.Milyonlarca insan kandırılıyorsa,aşk diye aşksızlığa,dil diye dilsizliğe,umut diye uçurumlara itiliyorsa,bu kandırma olayında yazarların payı nedir? Kandırmama veya uyandırma konusunda Ahmet Altan gibileri ne yapmaktadır? Cevap veriyorum: Erguvanları anlatmaya kalkıp insanla ““İNSANLARIN BİR TÜRLÜ KENDİLERİ OLAMADIKLARINI, EN ÇOK ´KENDİLERİ OLMAKTAN´ KORKTUKLARINI, KENDİLERİ OLMAKTAN UTANDIKLARINI, SAKLANDIKLARINI, KENDİLERİNİ SAKLAYABİLMEK İÇİN GERÇEK OLMAYAN HAYATLAR İCAT ETTİKLERİNİ, ASLINDA VAR OLMAYAN ´BİR BAŞKASINI´ TAKLİT ETMEYE ÇALIŞTIKLARINI” söylüyor.
.Kendisi olmaktan korkmak İNSANLARIN değil,Ahmet Altan gibilerinin sorunu olmalı.Sezen Aksu’nun şarkısında olduğu gibi; ”masum değiliz hiç birimiz” cümlesi ancak Sezen Aksu gibi şarkıcıları bağlar.Bu insanların asıl sorunu ,kendi suçluluk duygularını,toplumsal bir olgu gibi ortaya koymak,meşrulaştırmak,böyle inanmak,inandırmak ve ancak rahatlamak olmalı.Bozulmuşluklarını herkese bulaştırarak meşru kılarak, “HERKES BİZİM GİBİ. HEPİMİZDE AYNI YARALAR VAR.
O YARALARLA DOĞDUK BİZ. “ diyebilmek. Değilse,insan olmamızın en önemli yanlarından birisi de,hepimizin pişmanlıkları,yanılgıları,yerine göre kendimizin suçlu olduğu durumların,kendimizi suçladığımız olayların da olmasıdır.Bizler melek değiliz,erguvan da değiliz.Ancak insanın erguvan olduğu demler de vardır.Suçlayacak olursak,sustuğumuz her haksızlıkta,haksızlığa katkı yaptığımızı biliyoruz.Ancak,aşağılanan insanlık onuru,bali çeken çocuklar,savaşlarda kırılan bebeler,hastane kapısından içeri alınmadan ölenler; bunlar her zaman vardı gibi bir yaklaşım bizi haklı,gerekçemizi doğru çıkartmaz.Her zaman bütün bunlara sebep olan birileri var.Ayrıca,yanlışlarımızı meşrulaştırmak için,mevcut sistemi suçlamak da bizi aklamaya yetmeyecektir.Biliyoruz ki,her koşulda,insanın da,umudun da,mutluluğun da bir doğru olanı bir de yanlış olanı vardır.Koşullar neyi dayatırsa dayatsın biz doğru bildiğimiz yoldan yürümeliyiz.

Ahmet Altan,”KUŞAKTAN KUŞAĞA HEP AYNI HATALARI TEKRARLADIKLARINI…” söylüyor insanların.Hayır geçmiş sistemlerin kıyafetlerini yazarak suçluluğu ve suçluluk duygusunu o sistemlerden alıp bireylerin sırtına yüklemektedir.

”HERKES BİZİM GİBİ.

HEPİMİZDE AYNI YARALAR VAR.

O YARALARLA DOĞDUK BİZ. “
Bütün kötülükleri insan olmanın zorunlu sonuçları saydın mı işin kolaylaşır.Yok öyle,Bu ülkedeki bütün insanlar aynı kategoride değildir ve her şeye rağmen insan kalabilme bu bataklıkta kirlenmeme mücadelesi veren nice insan var.Hatta kirlenmeme,kirletmeme adına katledilen gazeteciler,yazarlar,yakılan şairler vardır bu ülkede.Ahmet Altan onları bilir.

”KENDİNİZE BAKINCA KİMİ GÖRÜYORSUNUZ?

BİR BAŞKASI OLMAK İSTEYEN BİRİNİ.

BİR BAŞKASINI TAKLİT EDEN BİRİNİ.

BİR BAŞKASI OLDUĞUNA HERKESİ İNANDIRMAK İSTEYEN BİRİNİ. “

Kuşkusuz doğru sözler; yanlış olan insanı kendisi olmaktan alıkoyan nedir? bu sorunun Ahmet Altan tarafından verilen yanıtı.Çatılar dolusu tv anteniyle beyinlere boşaltılan gerçekte var olmayan mutlulukları aşkları arayıp kafasını duvarlara çarpan insanların,böyle olmasını isteyenler ne kadar sorumluysa,İnsan zaten böyledir,hep böyleydi gibi suçluluk duygularını bireyselden toplumsala hatta güncelden tarihsele yayan yazar çizer takımı da o denli sorumludur.Kapitalizmin Emperyalizmin kendi yanlışlarını yalanlarını doğru gibi gösterdiğini Ahmet Altan bilir.Ancak buna rağmen,bir gecelik ilişkilerini aşk diye sayfa sayfa yazan kalemlerin,böylesine kaderci yaklaşmaları doğaldır.

Ahmet Altan Erguvanları mı yazıyor,yoksa vaaz mı ediyor.Ruhumuzu mu inceltiyor erguvanlarla. “Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh…” diyor Friedrich Nietzsche aforizmalarında.”Yazarlar insan ruhunun mimarlarıdır” diyordu Gorki,Yalçın Küçük ; ” Bir bütün olarak sanat ve özellikle edebiyat, artık yalnızca ideolojik bir silâhtır. Artık ülkemizde edebiyat, insanımızı geliştirmek için değil sakatlamak amacıyla kullanılan, yüceltmeye değil alçaltmaya ve tüm estetik kabiliyetlerini ortadan kaldırmaya yönelen acımasız bir silâh olmuştur; insafsız bir ideolojik ay¬gıttır. Edebiyat, artık estetik özüne çok yabancıdır; bu bir iş ise yapanı da, yaban yapmaktadır. Emperyalist dünya, bozanın mutlaka bozulduğu bir dünyadır; artık bozulmadan bozamıyorlar.” diyor Ahmet Altan incelemesinin başında.
Ahmet Altan,Hilmi Yavuz,Baki,ruh inceltmenin,ruh mimarlığının veya ruh bozumunun neresine düşüyorlar.Ben bu üç adın içinden

“Hattim hisabin bil dedin gavgalara saldın beni
Zülfüm hayalin kıl dedin sevdalara saldın beni”

diyen Baki’yi alıyorum, kuşkusuz dilini anlayanlar için sayısız inceliklerle doluydu,hala da öyledir.

Ahmet Altan,

“Onlar yoklar şimdi…

Bizim var olduğumuz gibi yok oldular.” diyor.

Erguvanlara bakarken geçmiş kuşakları,suçluluk duyguları içinde birer canlı gibi hayal eden yazar anlaşılan,bu yazının belki de temelinde yatan ölüm korkusu,hayatın faniliği gibi duygularını dile getiriyor. Dediğim gibi böyle düşünmesi doğal; ancak geçmiş kuşakları değerlendirmesi hastalıklı.Bir rahatlama yolu olmalı,demiştim; herkesi kendi iç dünyasındaki karmaşaya sahipmiş gibi düşünerek rahatlamak.

Gelelim Baki’den alınan beyte
Ahmet Altan her halde bu beyitleri Türkçe zannediyor,kendisi şıp diye anlayıp,yazıveriyor.Ama gazete okuyucusu bunu anlamaz.Anlaması için belirli bir eğitimi olup,Osmanlıca tamlamaların nasıl çevrildiğini bilmesi ve ona göre sözlüğe bakması gerekir.

´Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım

Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtar´
beytinin sözcüklerinin karşılığını yazalım önce
DÜRR: İNCİ
NAHL: BALARISI (hurma ağacı anlamına da geliyor)
MURASSA: DEĞERLİ TAŞLARLA BEZENMİŞ, CEVAHİRLE SÜSLENMİŞ:
KATARAT: DAMLALAR
EMTAR:YAĞMURLAR
buna göre

nahl-i murassa:süslenmiş bal arısı
katarat-ı emtar:yağmur damlaları
çevirirsek

YAKUT VE İNCİ İLE SÜSLENMİŞ BALARISI SANDIM
ERGUVANLAR ÜZERİNE DÖKÜLMÜŞ YAĞMUR DAMLALARINI

gibi bir anlam elde ederiz.
Bir yerde azıcık açıklamış Ahmet Altan,şöyle demiş;

“YAĞMUR YAĞDIĞINDA ´ÜZERLERİNE İNCİLER DÖKÜLMÜŞ YAKUTLAR´
Yazısının bir başka yerinde:

´İNCİLERLE DONATIYOR YAKUTTAN ÇİÇEKLERİ.´ diyor aynı dizeler için.

“YAĞMUR YAĞDIĞINDA ´ÜZERLERİNE İNCİLER DÖKÜLMÜŞ YAKUTLAR´

diyor,tırnak içinde.Böyle anladığı bir beyitle başlıyor yazısına.İyi anlamış,helal olsun.

Bir de şuraya takılmadan edemedim:
“Onlara bakarken ´geriye sadece erguvanların kalacağını´ biliyorum, şiirli bir yokluğun yolcuları olduğumuzu, binlerce yıldır onların o sessiz yakut bakışlarıyla izlediği hayatın KENDİLERİNİ olduğundan daha mühim sanan misafirleri OLDUĞUMUZU… “ diyor.Benim büyük harfe çevirdiğim bölümdeki KENDİLERİNİ sözcüğü bana yanlış geldi,size de öyle geldi mi,bakın bakalım.E usta kalem ya,uzun cümle kurar ama hatasız kurar(!)

Ahmet Altan,kendisi gibi olmak konusunu aslında şiirinden alıntı yaptığı Şair ve feylesof Hilmi YAVUZ’A sormalı. Hilmi Yavuz,bir yerinde “Peki nedir İstanbul´un ruhu? “ diye sorup,sonra da; ”Ben İstanbul´un ruhu´nu erguvanlarda bulmuştum” dediği,Altan gibi ,bu günlerde yazdığı yazısına şöyle başlıyor.

´Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden/Geriye sadece erguvanlar kaldı…´ Bir şiirime bu dizelerle başlamıştım ve şöyle düşünmüştüm: Erguvanlar üzerine bir şiir, ancak bu kentte, İstanbul´da yazılabilir.(Zaman, 08 Nisan 2007) (Hemen belirtmeliyim; Türkçe cümlelerde özne tekil ise yüklem de tekil olur. Özne çoğulsa yüklem de çoğul olur. Özne, insan değilse yüklem genellikle tekil olur.Bir dil kuralını burada veriyorum.” ´Erguvanlar geçip gittiler” biçimindeki söyleyişi şiir olması nedeniyle eleştirmiyorum,yorumunu okuyuculara bırakıyorum.)
Toplu Şiirlerini Erguvan Sözler adıyla yayınlayan Hilmi Yavuz,anlaşılan o ki,Ahmet Altan’dan daha eski bir erguvan tutkunudur.Ahmet Altan yazısını yazarken Hilmi Yavuz’un söz konusu şiirini okuduğunu anlıyoruz.
Söz Hilmi Yavuz’dan açılmışken,ülkemizdeki,şair,yazar manzaralarından küçük bir kesit vermek istiyorum. Ece Ayhan’ın “zararsız, belediye şairi´ dediği Hilmi Yavuz,Ece Ayhan için yaptığı değerlendirmede; ´olsa olsa, ´avangard´ bir şair´dir. Hiçbir geleneksel arka plana dayanmayan, ´hüdayinabit´ bir şiiri vardır. Metinler arasılık, herhangi bir entelektüel bağlamı olmayan, ereksiz, dolayısıyla rastlantısal bir ilişkidir Ece Ayhan´da. Okuryazarlığı ise, bellediği üç dört kavramla sınırlıdır. Hilmi Yavuz, bütün bunları söyledikten sonra şöyle devam ediyor: ´Avangard şairliği ve vasat okuryazarlığı bir yana, Ece Ayhan kötü bir insandı; evet, kötü! … Ona iyilik yapanlara, daima kötülükle karşılık verdiğini bilmeyen mi var? (15 Kasım 2003 Milliyet Sanat Dergisi) diyordu.Oldukça Entelektüel bir değerlendirme değil mi.
Yavuz´un ´vasat şair´ dediği Enis Batur’un, Cumhuriyet gazetesinin kitap ekinde
“.Öteden beri Florina´lı Nâzım´a benzetirim onu ben. “ diyor Hilmi Yavuz için; devam ediyor:”Güncelleştirilmiş bir Servet-i Fünun şiiri yazıyor, köhnemiş bir yapıştırma poetikası, ıkınarak yapılmış fason kitaplar. Ortamda sosyalistlik prim yapıyorsa o yönde, Müslümanlık prim yapıyorsa bu yönde yapay şiirler yazdığı için ciddiye almadık onu, bunu dile getirince de çıkışı magazin figürü olarak gündem yaratmakta buldu.(…) Dev aynasının karşısına geçmekle cücelikten kurtulamazsınız, sonuçta ne kadarsanız o kadarsınız. “ diye değerlendiriyor.Birbirlerini ne entelektüel,ne de şair saymadıkları belli.Feylesof Şair Hilmi Yavuz, İsmet Özel için“Medyatik olma konusunda dehşetli hevesleri olan, “Bütün Müslümanlar Türk’tür” ya da “Ben nöbette uyuyanın kurşuna dizildiği bir ülke istiyorum” gibi ipe sapa gelmez şeyler söyleyen biri. Yarın öbür gün yine komünist de olur.” (www.aktifhaber.com’dan alıntı 29.08.2006) (“Şiirim Gibi Yaşadım,Hazırlayan Can Bahadır Yüce,Dünya Kitapları Yay,2006) diyor.Sürekli saf değiştirip dönen medyatik olma heveslisi biri olarak değerlendiriyor.
Enis Batur ise “Ortamda sosyalistlik prim yapıyorsa o yönde, Müslümanlık prim yapıyorsa bu yönde yapay şiirler yazdığı için ciddiye almadık onu” derken,benzeri suçlamayı Hilmi Yavuz için yapmaktadır görüldüğü gibi.Anlaşılan oldukça çok dönek,kaypak ve fırıldak var sanat camiamızda.Biz kendilerinin dediklerini okuyarak bu sunucu çıkartıyoruz..

Hilmi Yavuz,daha önceden de kendisiyle ilgili olarak, bir röportajında,‘‘Şu anda Türkiye´de benden daha iyi şiir yazan birisinin olduğunu düşünmüyorum. Hiç tereddütüm yok. Hatta yalnızca Türkiye´de de değil…”(…” Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998) diyen şair ve feylesoftur. Söz konusu röportaj kitabında ise,kendisiyle ilgili olarak; ” Türk şiiri içinden Yahya Kemal’den hatta daha da ileri gidelim Servet-i Fünun’dan bugüne gelinceye kadar Türkiye’de şiir yazmış olan herkesten çok daha fazla iyi şiirim var.” diyor.”) (“Şiirim Gibi Yaşadım) Yani hala en iyi o.Enis Betur’un değerlendirmesine benzer bir değerlendirmeyi yine çok önceden.Emre Kongar yapmış,”:“Bu değerli yazar ve şairimiz, belki de ilerleyen yaşının getirdiği bazı düş kırıklıkları ile, İkinci Cumhuriyetçiliği ile tanınan bir yayıncının yeni çıkarmaya başladığı bir dergide dedikodu yazmaya başladı.
Aslında daha önce, Sosyal Demokrat bir belediye başkanı olan Prof. Nurettin Sözen´in İstanbul Belediyesi´ndeki kültür işlerinden sorumlu daire başkanı olarak, dinci bir gazetede köşe yazarlığına başlaması da pek çok kişiyi şaşırtmıştı.
Dinci görüşlere yakınlığı daha önceden de bilindiği için ben bu tutumuna hiç şaşırmamıştım; ayrıca dincilik benim açımdan kınanacak bir tutum da olmadığı için, kendisini bazı arkadaşlar gibi ayıplamamıştım da.
Ama Hilmi Yavuz´un beni şaşırtan iki başka davranışı olmuştu daha önce: Birinci olarak, 1980 darbesinden sonra ünlü YÖK kurulduğunda, pek çok öğretim üyesi sakalları veya ideolojik tutumları bahane edilerek üniversiteden tasfiye edilirken ve örneğin ben sakalımı kesmeyi reddederek üniversiteden istifa ederken, Hilmi Yavuz´un kuzu kuzu o muhteşem sakalını kesip, dilini de yutarak üniversitedeki konumunu korumasını, bir aydın olarak kendisine pek yakıştıramamış ve ilk soru işaretini koymuştum isminin yanına. “ (Emre Kongar, Hilmi Yavuz Hilmi Yavuz´a Karşı başlıklı yazısından) , biçiminde anlatıyor. Ülkemizde koltuklarına kurulup rahat trahat yazan ve bizlere şair diye sunulan insanların birbirini değerlendirmeleri ne eğlenceli değil mi.
Ahmet Altan bu yazısındaki soruları, Ahir Zaman Feylesof şairi Hilmi Yavuz’a sormalı “kendisi olmak-olamamak” konularını.Belli ki bu son elli yılın en iyi şairini yakından izliyor olmalı,şiirinden alıntı yaptığına göre.(Bu konuda daha çok ayrıntı isteyenlere,benim, “Yakından Bakın Onlara..Daha Yakından.. (-Günümüz şiiri üzerine notlar-) ” başlıklı yazımı öneririm.) Evet,O’na sormalı,hazır ikisi de birkaç gün arayla köşelerinde Erguvani duygular yaşamış ve okurlarına yaşatmışken,diye düşünüyorum.
Konuyu daha fazla dağıtmadan,tekrar Ahmet Altan ve yazısına dönüyorum.

Aşk Ustası Ahmet Altan,sonunda iyice kendinden geçerek vecd içinde

Ben gerçek değilim.

Siz de değilsiniz.

diye fısıldıyor.Muhtemelen,sonsuzla kucaklaşma anı bu.Berkeley’in maddeyi inkarıyla benzeri bir durum olmamalı.

Ancak yazısı burada bitmiyor,o mel’un suçluluk duygusu rahat bırakmıyor:
“Bir gün gelecek ve insanlar kendileri gibi olacaklar mı, hiçbir duygularını saklamadan, duygularından utanmadan, korkmadan, gerçek kendileri olacaklar mı? ” diye soruyor.

Olacaklar elbette,ancak insanların duygularını,aşklarını kendi kusmuklarını doğru diye yazanlar için hiç bir koşulda bir arınma olduğunu sanmıyorum.Bu yazıda Sanmıyorum diyebileceğim ikinci bir cümle daha var,Hilmi Yavuz’un “Erguvanlar üzerine bir şiir, ancak bu kentte, İstanbul´da yazılabilir.(Zaman, 08 Nisan 2007 cümlesi.Sanmıyorum,İstanbul’da olmadan da erguvanlı şiir yazılabilir.Ben yazdım,olup olmadığını ise okuyanlar bilir.Belki de Erguvanların şiiri en çok bozkırda büyütüldükçe güzel yazılır.
_______________________________________________________________________
Bilmem mi Erguvanım

biliyorum hep çocuk kalacak kalbin senin
ne zaman yağmur yağsa erguvan dallarına
sevinç bir uçurtma gibi yükselecek göklerinde
saçlarına dokunan deniz kokulu rüzgar
ne ayrılıklara ağlamıştır
bir başka usare kokar
bilir bu şehirde yalnızlık ne demek bilir
hüzün ki istanbula gözlerinden katılmıştır
ah gözlerin senin
bazen bir şarkıya yaprak yaprak savrulmuştur
bilmem mi erguvanım bilmem mi
kaç gece
ayrılıklar bana seninle tanımlanmıştır

mahşeri bir yalnızlığa düştü aşk bu şehirde
şairler kan içinde kalmıştır
bilmem mi
şiirler sokaklarda darmadağın olmuştur
çarpıp çıktım gayri bütün kapılarını
zaman geçti
çöldeyim
çoktan toz olmuş mecnun savrulmuş
Leyla barlar sokağında konsomatris olmuştur
Bilmem mi erguvanım bilmem mi
Ben aşkı ayrılıkla bilmem mi
Kalbim şu kaldırımlarda kaç kez yağmalanmıştır

Kim bilir bir şarkı bile kalmaz bizden geride
Bir kaç kırık anı
Yaşandığı sokaklarda rüzgar
Kim bilir belki efkar ağlamıştır
Yağmurlu camlara İstanbul yağar gün olur
Ellerin bir gül dalının anısı olur sonsuza
Saçların bir bulutun düşü
Buğulanır buğulanır gidersin
Hicaz makamından bir gece değer gözlerine
Hüzzam bir yaprak düşer geceye
Mahur bir bakış kalır bakışlarından bende
Çok uzak bir yerlerde ağlarsam gün olur
Bilmem mi erguvanım bilmem mi
Kalbine bir yıldırım düşer
Anlarsın yağdığımı

Bir şarkı çalar gecede
`İstanbul İstanbul olalı`
Hiç görmedi böyle yağmur

____________________________________________________

07.05.2007 04:22
ADNAN DURMAZ –

Bir cevap yazın